Bir zamanlar bir sözün duyulması için aynı odada bulunmak gerekiyordu. Sonra mektuplar, gazeteler, radyo ve televizyon hayatımıza girdi. Şimdi ise birkaç kelime, bir telefon ekranından çıkıp saniyeler içinde binlerce insana ulaşabiliyor. İletişimin hızı arttı; ne var ki sözün sorumluluğu ortadan kalkmadı.
Bugün bir paylaşımın altına bırakılan küçümseyici yorum, bir mesaj grubunda yapılan alay ya da öfkeyle yazılan tek cümle, karşımızdaki insanın günlerce taşıyacağı bir yüke dönüşebilir. Üstelik yüzünü görmediğimiz kişiyi incitmek, bazen yüz yüze konuşurken olduğundan daha kolay geliyor. Ekranın arkasına saklanan öfke, çoğu zaman kendisini cesaret sanıyor.
Oysa mesele yalnızca Türkçenin kısaltmalarla, emojilerle veya yeni kelimelerle değişmesi değildir. Dil her dönemde değişti; değişmeye de devam edecek. Asıl sorun, bu değişim içinde nezaketi, düşünmeyi ve muhatabın onurunu kaybetmemizdir. Bir emojinin kendisi değil, onu hangi niyetle kullandığımız önemlidir. Bir eleştirinin uzunluğu değil, taşıdığı adalet ve saygı belirleyicidir.
Kur’an-ı Kerim’de, “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini söylesinler” buyurulur (İsrâ, 17/53). Bu çağrı, yalnızca evde, okulda ya da sokakta değil; sosyal medya hesaplarımızda da geçerlidir. İnanç, hayatı alanlara bölüp birinde nezaketi emrederken diğerinde hakareti serbest bırakmaz. Yüz yüze söylemekten çekineceğimiz bir sözü internette rahatlıkla yazabiliyorsak, üzerinde düşünmemiz gereken bir tutarsızlık var demektir.
Belki de dijital çağın en gerekli alışkanlığı, “gönder” tuşuna basmadan önce kısa bir duraklamadır. Bu bilgi doğru mu? Bu söz gerekli mi? Aynı düşünceyi daha temiz bir dille ifade edebilir miyim? Bir insanın hatasını eleştirirken onun haysiyetini koruyor muyum?
İletişim araçları değişti; insan kalbi değişmedi. Bu nedenle yeni çağın en önemli becerilerinden biri, hızlı yazmak değil, incitmeden konuşabilmektir.
Unutmayalım: Ekran küçük olabilir ama kelimelerimizin bıraktığı iz gerçektir.